Son yıllarda, modern kapitalist yaşamın kökleştiği dünyamızda özellikle sosyal medya ve reklamcılık sektörünün birbirine geçmesiyle ülkemizde de tüketim alışkanlıklarında ciddi bir dönüşüm yaşandı. Bu dönüşümün en karakteristik göstergeleri ise, israf ve gösteriş…
Yakın bir tarihte, Ankara’da şehir kültürünün bir parçası olmuş uzun zamandır uğramadığım ASPAVA isimli restoranların birinde akşam yemeği yemek üzere oturmuşken gördüklerim beni epey huzursuz etti. Altı üstü SSK’mı yiyip, ayranımı içip kalkıp gidecektim. Öncesinde bir sürü gereksiz meze, ikram, salata, yemek sonrası duman şov eşliğinde (evet hala bunu yapan var maalesef) masanızda bir anda zuhur eden bir değil iki farklı çeşit tatlı tabağı… Ya hu ne gerek var? Babacan garson, yemeyeceğim için kaldırtmak istediklerimi “dursun dursun, yiyin yiyin” ısrarıyla bırakıyor… Öyle bir kültürel yozlaşma ve adap bilmezlik yayıldı ki şu yeme-içme ortamlarında, bu tamahkâr varoluş şekli, bu talepkârlık hizmet sektörü çalışanı emekçilere ayrı, kâinatın kendisine, hatta gidilip gelinip yaşam aranan uzaya bile ayrı eziyet artık. Robotlaşmış, yabancılaşmış artık gariplerim bu Instagram’cı, TikTok’cu boş tiplerin şov paylaşım sevdası yüzünden. Hiç hoşlanmıyorum hiç!
Bugün artık her anlamda insanlarımızın ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yapması gereken alışverişler ve harcamalar, şimdi birer gösteriye dönüşmüş durumda. Hangi lüks markayı aldık, hangi restoranda yemek yedik, hangi araba ile dolaşıyoruz? Bu sorulara verilen cevaplar artık sadece bireysel seçimler değil, toplumsal bir kimlik haline geldi. Yemek sofralarındaki israftan, gidilen restoranlara, çöpe atılan az kullanılmış eşyalardan, her yıl gereği yokken yenilenen son model telefonlara, yeni arabalara…
Tabii ki, tüm bu takıntıların arkasında gizlenen gerçeği aramak bizi günümüz insanının dizginlenemeyen gösteriş yapma arzusu ve prestij takıntısına götürüyor. Bunu yaparken, dünyanın dört bir yanında açlık çeken milyonlarca insanı ve çevreyi de göz ardı etmek bu arayıştaki kişilere elbette dokunmuyor.
Öyle bir yarınlardan habersizlik ve aymazlık ki artık insanlar bir şeyin “yeterli” olduğunu asla kabul etmiyor. Gözler fıldır fıldır, başkasının ne yaptığı, başkasının sahip olduklarıyla meşgul. Yükselen bir gelir seviyesinin, bilinçli ve sürdürülebilir tüketimi beraberinde getirmesi beklenirken, bizdekiler ne yazık ki sadece daha fazlasını tüketmeye yöneliyor. Her yeni telefon, her yeni araba, her yeni elbise ve her yeni ev, gösterişin bir parçası haline gelmiş durumda. Ne zamandan beri tükettiğinizle kendinize değer biçtiğinizi soruyor musunuz mesela kendinize? Zira kimileri için başarıyı ve değerli olmayı (!) sembolize eden statü göstergeleri giydiği marka, sürdüğü araba, gittiği restoranlardan ibaret Tam bir “alan memnun satan memnun” dünyası… Ancak çevrenize böyle güç ispatladığınızı zannediyorsanız, çok yanılıyorsunuz. Bilakis büyük zayıflıklar, noksanlıklar ve cehalet yatıyor bu ölümüne tüketen müsrif arzularınızın altında…
Kendi boşluklarınızı doldurmak için yöneldiğiniz aşırı tüketim ile şov/ gösteriş beklentileriniz, içinizdeki boşluğu daha derinleştirdiği gibi dünyanın da altını oyuyor. Kişiliğinizi ve medeniyeti çürütürken, çevresel felaketlerin ve büyüyen açlığın tohumlarını saçıyorsunuz bir yandan yersiz ve anlamsız tüketim bağımlılığınızla. Diğer yandan üretim-tüketim ilişkilerinde kalite anlayışını da ters yüz ediyorsunuz. Sonra her yerde “eski tadı yok/ tat alamıyorum/o kadar para verip aldığım pantolon tek yıkamada yamuldu/ apartmanda aracımı park edecek yer yok” şikâyetleri gırla. Bir düşünün bakalım; neden acaba? Neye, niçin para verdiğinizi, harcama motivasyonunuzun kaynağını sorgulayın. Yanıtı işte tam orada bulacaksınız.
Sonuçta, Türkiye’deki bu tüketim ve gösteriş çılgınlığı sadece bireysel bazda ele alınamayacak bir toplumsal, kültürel hastalığa dönüşmüş durumda. Bilinçsizce yapılan harcamalar, gereksiz gösteriş ve bununla şekillenen zihniyet sadece çevresel zarara yol açmakla kalmıyor, aynı zamanda kültürel bir yozlaşmaya da neden oluyor. Bir toplumun gelişmişlik seviyesi, sadece ürettiği ve tükettiği şeylerle değil, tükettiklerini nasıl yönettiği, harcamalarını nereye yönlendirdiği ile de ölçülür. O yüzden memlekette artık herkesin yaşamın devamlılığı için bencilliği ve savurganlığı bırakıp harcamalar konusunda kendini bilinçlendirmesi, ne istediğini ve esasta neye ihtiyacı olduğunu bilmesi ve tüm kaynakları(nı) doğru yerde doğru şekilde kullanması gerekiyor. Aksi takdirde, bu gösterişçi ve görgüsüz tüketim çılgınlığı, gelecekteki nesillere anca kayıp bir çölden evren bırakacak…
